‘Hariciler’den sonra İslam tarihinde bilinen en önemli terör örgütlerinden biri de, Selçuklu Devleti’ne karşı eylemler düzenleyen Haşhaşîler’di.1090 yılında Alamut (Kartal Yuvası) Kalesi’ne yerleşen Hasan Sabbah, başta ünlü Selçuklu Veziri Nizam’ül Mülk’ün katledilmesi olmak üzere, pek çok terör olayını gerçekleştirecekti…
Hasan Sabbah; M.S. 1052 veya 1053 yılında İran’ın Kum kentinde doğdu. Ailesi Yemen’den gelme bir Arap soyuydu. Rey’de öğrenim gördü. 1076-77’de Mısır’a gönderildi. 1090’da Deylemân’daki Rûdbâr Vadisi’nde, İran’daki Kum kentine 100 Km. mesafedeki Alamût Kalesi’ni ele geçirdi. Aynı zamanda o, burada bir devlet kurdu ve görüşlerini yaymak için propaganda faaliyetlerine girişti. Kurmuş olduğu Hasîsîler ve Fidâ’îler(Fedâîler) teşkilâtı ile etrafa dehşet saçtı. Suikastçıları afyon ve içkilerle, kadınlarla göreve hazırlar, cinayetleri hep topluluklar içinde işletirler, etrafa korku ve dehşet salarlardı… Genelde hedefleri; gaddar ve acımasız liderler, insanlara haksızlık eden devlet görevlileriydi…
Günümüzün “Canlı Bombaları” gibi cinayetleri işleyen bu suikastçılar, özellikle Camiler ve ibadethaneler gibi olay yerlerinden asla kaçmazlar, oradaki insanların kendilerini linç etmelerini beklerler; öldüklerinde, sonsuza kadar Cennet’te Hurilerin yanında yeni ve rahat bir hayat geçireceklerine inanırlardı…
Geçenlerde Müslüman ve erkek bir canlı bomba yakalandı. Polisler, üzerindeki patlayıcıları temizledikten sonra, genç adam üzerinde çıplak arama yaparken, bir olay dikkatlerini çekmiş: Adamın pipisi, sağlam bir metal boru içinde muhafaza içindeymiş… Yani, bir dolma kalemin kapağı gibi kılıf geçirmişler. Suikastçı gence hayretle sormuşlar; “Bu ne işe yarıyor ulan?” demişler. Suikastçının cevabı aynen şöyleymiş: “Ben bombayı patlatsaydım doğru Cennet-i âlâya gidecek, bana verilecek 72 tane Huri kızıyla yaşayacaktım! Patlamada pipime zarar gelmesin diye, amirlerim böyle koruma altına aldılar” demiş, iyi mi? Kafa, hep aynı kafa işte…
Alamût Kalesi, dağın zirvesinde olup 180 metre yüksekliği olan masa şeklindeki tek parça bir kayanın üzerinde kurulmuş, o günkü koşullarda zapt edilmesi imkânsız bir kaleydi… Devleti oradan yönetiyordu. Bu devlete 1257 yılında, günlerce süren kuşatma sonrası, kanlı bir şekilde Moğollar tarafından son verildi.
Hasan Sabbah’ın bir müddet Alamût’ta kendisini gizlediği, M.S. 1124’teki ölüm gününe kadar asla orayı terk etmediği, Mezhebinin kurallarını ve talimatını yazmak, dinî eserler telif etmekle meşgul olduğu söylenmektedir…
Bizde böyle hikâye ve masal çoktur… Geçende Mardin’den gelen haber şöyleydi: “Mardin Müzesi Müdürü Nihat Erdoğan; Sürekli Köyü kanalizasyon kazısında ortaya çıkarılan hazinenin sır perdesinin, araştırmaları sonucunda aralandığını dile getirdi. Erdoğan; hazinelerin Sürekli Köyü’ne yakın mesafede yer alan ve Kürtçe Çelherami (Kırkharami) Köyü’nde oturan Kırk Haramilere ait olduğunun anlaşıldığını söyledi. “Açıl susam, açıl” diyerek, bu Kırk Haramilerin mağarasını soyan Ali Baba da oralarda mıydı acaba?
Bir de meşhur “Deli Dumrul”umuz vardı: Hani Ortaasya’daki atalarımız zamanında, dere bile olmayan bir yol üstüne köprü yapıp, gelen – geçenden haraç alan kahramanımız Deli Dumrul’u diyorum… Bugün, o günkü hallerine güldüğümüz atalarımızdan bizim bir farkımız var mı? Devlete verdiğimiz vergilerimizle yapılan yollardan ve köprülerden, bugün de üstüne para vererek bizler de geçmiyor muyuz, bizim halimize kimler gülsün, haa!? Neyse, bugün epeyce tarih dersi verdik, yeter!.. Hadi biraz çalışın da, vergilerinizi adam gibi ödeyin bakayım! Yeni yollar, köprüler yapılıp, yeni yol parası ödemeleri sizleri bekliyor, hadiiii…