Sayın Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı iken, bir tarihte düzenlediği basın toplantısında aynen şöyle demişti: “Ege bir Yunan gölü deeldir… Ege bir Türk gölü de deeldir… Binaenaleyh, Ege bir göl deeldir…”
Ben de diyorum ki; “Basın özgür deeldir sözü doğru deeldir!.. 'Basın özgürdür' sözü de doğru deeldir… Binaenaleyh, burada 'özgür basın' diye bir şey yoktur, bu sözlerin hiçbiri doğru deeldir!..”
Artık hiçbir basın mensubu; gazete, dergi, TV ve radyo sahibi biri çıkıp da; “Biz basınız, özgürüz ve sansür edilemeyiz! Çünkü biz bu ülkenin 'Dördüncü Kuvvet'iyiz bilader” filân demesin!.. Anayasa Mahkemesi'nin bir siyasîye tek başına verdiği bir yetki, ülkede basın özgürlüğü filân bırakmamış, sansürü ve susturmayı yasal hak gibi tek kişiye sunmuşlardır! Bize göre işin özeti budur…
TBMM tarafından 15 Şubat 2011 günü kabul edilen 6112 sayılı “Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Yasa”nın 7. maddesiyle basın özgürlüğüne ağır bir darbe vurulmuştur. “Başbakan, ya da onun görevlendireceği bir Bakan'a yayın yasaklama yetkisi verilerek” basın özgürlüğü, dolayısıyla ifade özgürlüğü ve halkın bilgilenme hakkı elinden alınmıştır.
Bu hakkı vermek için bakın ne demişler: “…millî güvenliğin açıkça gerekli kıldığı hallerde, yahut kamu düzeninin ciddî şekilde bozulmasının kuvvetle muhtemel olduğu durumlarda, Başbakan veya görevlendireceği Bakan, geçici yayın yasağı getirebilir…” demişler, basını susturma yetkisini onaylamışlar...
Bunun sonunda ise; “milli güvenlik” ve “kamu düzeni” gibi iki soyut kavrama dayanarak, hemen her konuda yayınları geçici de olsa yasaklayabileceklerdir. Bu kural, çok az sayıdaki muhalif basının susturulması için Başbakan'a büyük bir yetki vermektedir. İki hâkim üyenin itirazına rağmen “Anayasa Mahkemesi” çoğunlukla bunu onaylamıştır. Çok yerinde bir iş olsaydı, bu karar “Oy Birliği” ile alınmaz mıydı?
Anayasa'nın 13. Maddesi uyarınca; temel hak ve özgürlükler, özlerine dokunulmaksızın, yalnızca Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa'nın sözüne ve ruhuna demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
Anayasamızın 25. ve 26. Maddesine göre herkes; “düşünce ve kanaat özgürlüğüne, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı ve resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına” sahiptir.
Yine Anayasamıza 26. Maddesine göre, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü; “resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak, ya da vermek serbestliğini”, yani kitle iletişim araçlarından yararlanma özgürlüğünü de kapsar.
Anayasamızın 28. Maddesinde; düşünce ve ifade özgürlüğünün tamamlayıcısı olarak, basın özgürlüğüne de yer verilmiştir: “Basın özgürdür, sansür edilemez” ve “Devlet, basın ve haber alma özgürlüğünü sağlayacak önlemleri alır…” deniliyor.
1961 ve 1982 Anayasalarının 20. Madde gerekçesinde; düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğünün, tüm bireysel özgürlüklerin anası olduğu vurgulanmış; 22. Madde gerekçesinde ise; basın özgürlüğünün diğer özgürlüklerin güvencesi ve demokrasinin temeli olduğu belirtildikten sonra; totaliter devletin, “dördüncü kuvvet” olarak nitelendirilen basının işleyemez duruma gelmesi için her türlü düzenlemeyi yapacağı, bu nedenle yeni anayasalarda basın özgürlüğünü sağlayan hükümlere geniş yer verildiği ifade edilmiştir.
1982 Anayasamızın 28. Maddesine göre; “yayın yasağı, basın özgürlüğünü ağır biçimde tehdit eden, özünü yok eden bir önlemdir” denilmektedir…
Yukarıda saydığımız bunca Anayasa maddesine rağmen, önceliğin hep “özgür ve sansürsüz basın sayesinde demokrasi devam eder” ana düşüncesine rağmen, bir kişiye böyle bir 'yasaklama hakkı' verilmiştir. Sınırları belli olmayan “milli güvenlik” ve “kamu düzeni” gibi iki soyut kavrama dayanarak, bakalım önce kimlerin susturulacağını çok yakında hep beraber görüp, şahit olacağız!
Bu tartışma burada bitmez, bu hak çok büyük tepkiler görecektir. Sağ oldukça, kuşkularımızda ne kadar haklı olduğumuzu da yaşayarak anlayacağız inşallah…